Yarım kalan hayat: Ahmet Uluçay

Sinema ile henüz ilkokul yıllarında tanışan Uluçay, köylerine gelen seyyar sinemacı ile düş görmeye başlar: Sinema düşü.

Meksikalı yazar, şair ve diplomat Octavio Paz,  hayal etmenin gücünü “zincire vurulmak” metaforuyla sayfalarına kazır: “Zincire vurulmuş bir adamın, dünyayı parçalayacak gücü kazanması için gözlerini kapaması yeter”.[1] Yaşadığı köyünde hayal dünyasını kamerasıyla bizlere aktaran Ahmet Uluçay’ın dışavurumu, içinde yaşadığı Tepecik köyünden başlayarak büyük bir sabırla sarmaladığı hoşgörüyle eylemleşiyordu.

Düşler ve bellek yardımıyla bilinçdışına Salvador Dali’nin, Freud’un etkisinde bulunduğu zamanlarda çizdiği Belleğin Azmi (1931) tablosunu yerleştirir. Uluçay, bu yolla, imgeleri keşfederek yeniden üretme sürecine girer. Sinemanın ışıkla ve elbette karanlıkla kurduğu evrenin gizemine kapılan ve büyülenen karakterleriyle Uluçay sineması, gerçeküstücülerin büyüleyen yerine düş gördürten demeyi tercih ettikleri, hareketli imgelerce aydınlatılan perdede hüküm süren ve Jacques Brunius’a göre “yarı-uykulu hali”, Jean Goudal’a göre “bilinçli halüsinasyon” ve Barthes’a göre “hipnoz” ile de ilgilenir (Güney, 2010:142).

Düşlere öykünme olan sinemasını anlatırken, “becerebildiği tek iş”in bu olduğunu söyler. Uluçay’ın hayat hikâyesi, Okyay’a göre, “film yapmak” üzerine kuruludur. Sinema ile henüz ilkokul yıllarında tanışan Uluçay, köylerine gelen seyyar sinemacı ile düş görmeye başlar: Sinema düşü. Tatlı Hayat’tan Casanova’ya, Satrycon’dan Amarcord’a sinema tarihinde iz bırakmış neredeyse tüm Fellini başyapıtlarında Cinecittà’nın nasıl izi varsa, sekiz yaşından sonra da Uluçay’ın hayatı “Sinema’nın Işığı”, Cinecittà’dır. Uluçay, kendi anlatımıyla (Antrakt, 1995), “Mağara Alegorisi”ndeki kölelerden biriydi ancak yüzü duvara dönük olsa da ışığı yüreği bulan adamdı. Kendisini Athanasius Kicher’in Büyülü Fener’inden beri sinemanın içinde hisseden Uluçay, küçük yaşlarda köyden arkadaşı İsmail’le birlikte sinema makinesi yapmaya girişmişlerdir.

İlk filmleri Optik Düşler’i çektikten sonra Anadolu Üniversitesi’ne giderek dertlerini anlatmışlar: “Prof. Dr. Dursun Gökdağ, bizi görünce ve dinleyince şaşırdı. Herhalde köy düğünü çekip getirdiğimizi düşündü. Ama yine de salonu hazırlattı. Filmi seyrettikten sonra şaşkınlığını gizleyemedi” (Okyay, 2009).

Uluçay, tıpkı Fellini’nin “kültür hazine”si olan çocukluğundan ilham aldığı düşlerdeki gibi, sinema aşkıyla yaşardı. Bu yaşantı, onu çevresine ‘yabancılaştırsa’ da asla vazgeçirmedi. Edip Cansever’in dizelerinde dediği gibi: “İnsan yaşadığı yere benzer”. Sinemanın şairi olarak bozkırın ıssız istasyonlarına benziyordu. Suyu çekilmiş dere yataklarında “karpuz kabuğundan gemiler yapan” Uluçay, siyah önlüklü ilkokul resimlerine bakarak düş dünyasına çekilirdi.

Yaşadığı hayata, kamyon şoförü, işçi, sinemacı, mucit, şair bir Anadolu bilgesi olarak damga vurmuştur. “Çekmesem çıldıracaktım. Sait Faik der ya öyle işte, çekmesem çıldıracaktım ben de” diye anlatır sinema tutkusunu… Yarım kalan filmi gibi, hastalığının son zamanlarında, hüznün hâkim olduğu mütevazi odasında hayatını yarıda bırakmıştır. Çocukluk arkadaşlarından M. Üftade’nin dediği gibi, “yarım kalıyordu hayatlar”… Ahmet Uluçay, “zincire vurulmuş”, orta yeri bir sinema, bir bayram yeri olan köyünden tamamlanmamış film, şiir, öykü ve hayatıyla tüm dünyaya ismini duyurmuş, gerçekliğin çölüne başkaldırmış bir sinemacı olarak yaşayıp gitmiştir.

[1] Saydam, Barış (2016). Karanlıkta Işığı Yakalamak, Bir Ahmet Uluçay Denemesi, s. 139. Aktaran: Deniz Güney

CategoriesSinema

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Begin typing your search above and press return to search. Press Esc to cancel.