Tüketim kültürüne karşı kişisel bir deneyim: Eraserhead

Henry Spencer, karanlık ve rahatsız edici şeylerin hayalini kuruyor.

“Sinemayı yapan biz değiliz, bize kötü bir film gibi görünen dünyadır.”
(Gilles Deleuze, Cinema 2: The Time Image, 2009: 166)

Gerçeküstücülük kıskacında başkaldırmanın estetize edilmesi ve bilinçdışının hazzını sinema sanatı ile buluşturan Luis Buñuel, David Lynch‘i etkileyen en büyük yönetmenlerdendir. Lynch’in uzun metrajlı ilk film denemesi Eraserhead (1977), Buñuel’den izler taşıyan, düşünce denetiminin uzağında hazzın özgürce dile getirildiği bilinçdışının aktarımıdır.

Grotesk, distopyacı, post-apokaliptik, garip, yozlaşmış, rahatsız edici, sanrısal — ‘Eraserhead‘i süsleyebilen sıfatlar oldukça çeşitlenebilir. Sinema tarihinin insan duyarlılıklarını yıkan ve mantık kavramına yeni boyut getiren bu gerçeküstü eser, sinemadaki özgürlük kavramını da değiştirmiştir. Bir otör yönetmen olarak Lynch, ‘Eraserhead’ ile mülkiyet ve ahlakın dokunulmaz düşüncelerine meydan okuyan garip bir distopik dünya yaratır.

“Kötülüklerin yüzeye vurumu”

Sanatın birçok disiplini ile ilgilenen Lynch, aynı zamanda birçok sanatçının çalışmalarından etkilenmiştir. Francis Bacon‘ın sergisinde gördüğü güçlü imgeler, Lynch’in sanatsal düşüncelerinde önemli yer kaplar. Deleuze’e göre (1997) sinematografik imgeler, felsefe alanından koparak gelen düşüncelerle bir araya gelerek yeni akımların belirmesinde önemli rol oynar. Lynch, Deleuze’ün öne sürdüğü gibi, sinema yaratımını imgelerin akışına bırakır. Deleuze, imgeleri; yalnız başlarına düşüncenin saf halleri olarak yorumlarken Lynch ise Rodley ile yaptığı söyleşide (2013), “sinemanın açıklanan değil, deneyimlenen bir şey olduğundan” bahseder ve ekler: “Kelimeler elimizi ayağımızı bağlar, biz malzemenin kendini konuşturmasından yana olan sinemacılarız.

Lynch, ilk düşük bütçeli filmi “Eraserhead” ile günümüze dek uzanacak sanatsal çalışmalarından ipuçları vermektedir. Bacon’ın resim sanatı ile yaptıklarını sinemada sürrealist bir bakış açısıyla uygulamak isteyen Lynch, Marlborough Galerisi‘nde şahit olduğu imgeleri ve dokuları, ahlaki endişeyi saf dışı tutarak aktarmıştır. Bu aktarımı yaparken, insanoğlunun tuhaf bir varlık olduğunu izleyiciye psikanalitik düzlemde hatırlatmıştır. Her türlü düşüncenin süzgeçten geçirilmeden depo edildiği bilinçdışı düzey ile bireydeki travmaları sinemada buluşturan sanatçı, ekspresyonist yaklaşım ile kötülükleri yüzeye çıkarmayı başarmıştır. Onaran (1999: 123), Alman “Dışavurumculuk” sinemasında, ruh hastalarının, katillerin, çılgın bilim adamlarının öykülerinin özellikle uyarlandığını, ayrıca, dekorların “deforme” edilmiş şekillerinin bir anlatım değeri kazandığını öne sürer. Bu bağlamda dışavurumcu Alman sinemasından da etkilenen Lynch sineması, taşıdığı öğeler bakımından toplumun alt kültürünü yansıtmayı başarmıştır.

Francis Bacon’un ‘Çarmıha Gerili Figürler Üzerine Üç Çalışma-1944’ adlı eseri.

Filmin Kısa Öyküsü: “Deforme edilmiş çocuğun ritüelin dışında gelişen sunumu”

Deforme olmuş şekilde doğmuş çocuğuna bakmayı reddeden bir adamın hikâyesini anlatan film, Amerika’nın endüstriyel binaları arasında sıkışan bireyin korkusunu da konu edinir. Foucault terminolojisinde ‘heterotopya’ olarak adlandırılan, bir tek gerçek mekânda birden fazla zaman ve mekân barındıran sahneler arasında Henry Spencer (Jack Nance) görünür. Henry, sahip olduğu tuhaf saç modeliyle ileriki yıllarda kült tasvirine ulaşabilmiş düzeyde bir adamdır. Kız arkadaşının evine davet edilir. Kız arkadaşının annesinin rahatsız edici soruları ve zorla ilişkiye girme çabaları ile devam eden sekans, yemek masasındaki doğuracakmış hissi veren tavukla ile devam eder. Dışavurumcu sinemaya gönderme yapan mekân görüntüleri ile dişiliğe çağrışımda bulunulan tavuk imgesi, Henry’nin iğrenmesine yol açar. Rahatsız edici derecede neşeli olan kızın babası, garip tartışmalar başlatır ve böylece karışıklığa yol açar. Sonunda, kızın annesi, kızın Henry’nin çocuğuna hamile olduğunu ve dolayısıyla evlenmeleri gerektiğini söyler. Henry, bu sırada burnu kanayan şoke içerisindeki bir adamdır.

Francis Bacon’un ‘Çarmıha Gerili Figürler Üzerine Üç Çalışma-1944’ adlı eserinden esinlenerek oluşturulan çocuk figürü, ciddi şekilde “deforme” olmuş şekle bürünür ve sürekli ağlamasıyla görünür. Ancak, aslında bir çocuk olup olmadığından emin değillerdir. Henry ve kız arkadaşı daha sonra Henry’nin küçük evine taşınırlar ve çocuğa bakmaya başlarlar. Ancak, çocuğun sürekli ağlamasına dayanamayan Henry’nin kız arkadaşı daireyi terk eder ve böylece çocuğu Henry’ye bırakır. Bu durum hikâyeyi daha da karışık hale getirir. Henry, kendi çocuğuna adamış bir şekilde yaşarken, apartmandaki radyatörde bir kadını içeren kâbuslar görür. Komşularından biriyle cinsel ilişkiye giren Henry, sonunda çocuğun bandajlarını çıkarır ve çocuk dağılır. Henry, kendisinin yaşadığı dünyayı yok eden bebeği öldürür. Işıklar yanıp sönmektedir. Bebeğin yüzü, suçluluk kâbusudur. Bu bölümde Henry, filme ismini veren “silgi-kafa” şekline bürünür ve kafasını silme telaşı içindedir.

“’Eraserhead’ tarafından yaratılan dünyanın derinlerine inmek”

Eraserhead’, doğası gereği derin bir içsellik taşır. Film, şoke edici ve etkileyici görüntülerin kullanılmasıyla beraber, Lynch sinemasında sonradan da görülebileceği gibi, kişisel bir deneyim barındırır. Lynch, ilk uzun metrajlı denemesiyle, izleyicilerin duyarlılıklarına dair imgeler ve bilinçdışı hazlar aracılığıyla bir saldırı düzenlemek istemektedir. Filmde yaratılan distopik kurgu, bütünüyle bir şey ifade etmez. Ancak, hikâye, Henry’nin yaşadığı sapkın dünyayı yaratan imajlarla farklı bir deneyim sunar. Frederick Elmes ve Herbert Cardwell’in ortaklaşa sinematografileri, olağanüstü siyah-beyaz kamera ile sunulan filmde kullanılan görseller, garip bir paranoya yaratma eğilimindedir. Lynch’in kendisi tarafından yönetilen filmde ayrıca Fats Waller ve Peter Ivers’in orijinal müzik parçaları da yer alır. Filmdeki düşük yoğunluklu endüstriyel müzik, klostrofobik ortam yaratmaktadır. Sıradanlığın itildiği filmde, Spencer, tehditkâr bir şekilde evinin içindeki bir radyatöre bakmaktadır. Lynch, kamerası ile tuhaf bir pistte takibe başlar. Yakın çekim ile izleyiciyi o noktaya odaklayan Lynch, beklentileri boşa çıkararak sonraki filmlerinde de yapacağı hilelere başvurmaktadır. Radyatör ise Henry’nin cenneti hayal ettiği yerdir.

“Metalaşan kültüre iyi niyetli bir mola”

Film, ortaya koyduğu hikâyesi ile ön plana çıkmak istemez. Gerçeküstü resimlerde olduğu gibi, öğelerin göreceli konumlandırarak anlam kazanır. Lynch, film hakkındaki soruları yanıtsız bıraksa da, en manevi filmi olarak yorumladığı Eraserhead’in senaryosunu yazdığı sırada Franz Kafka’nın kaleme aldığı ünlü roman “Dönüşüm” (1915) ve Nikolai Gogol tarafından yazılan “Burun” (1836) adında kısa bir hikâyeden ilham aldığını ifade eder (Olson, 2008). Filmi en çok etkileyen Lynch’in kaldığı yer “Dünyadaki Cehennem” olarak tanımladığı Philadelphia’dır (Blumgart, 2014). Film, Lynch’in Philadelphia’da yüzüstü bir biçimde olmasına rağmen yüzleşmek zorunda olduğu dehşeti yeniden yaratmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, ‘Eraserhead’ ölümün geri dönüşümsüz doğasını tasvir etmeye yönelik bir deneydir. Film, Alman dışavurumcu rotası izlemektedir.

Adorno’nun Frankfurt Okulu aracılığıyla, yükselmekte olan kültür endüstrisi üzerine derinlikli analizlerinde de görüleceği gibi, metalaşan kültürün, otorite tarafından bir yönetim aracı olarak kullanıldığı bir çağda, ‘Eraserhead’, sunduğu eleştirel kişisel deneyim ile tüketim kültürüne karşı halen iyi niyetli bir mola olmayı sürdürmektedir.

Hüseyin Serbes (2009). Hacettepe Üniversitesi İletişim Yayını Sineblog’da yayınlanmıştır.

CategoriesSinema

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Begin typing your search above and press return to search. Press Esc to cancel.